İnci Aral Sözleri

İnci Aral Sözleri

Sayfa İçeriği: İnci Aral Sözleri Kısa, İnci Aral Sözleri Anlamlı, İnci Aral Sözleri Facebook, İnci Aral Sözleri Etkileyici, İnci Aral Sözleri 2017, En Güzel İnci Aral Sözleri

Bu sayfada sizler için en güzel İnci Aral sözleri hazırladık. Bu sayfada yer alan bu harika sözleri sevdiklerinizle facebook ya da dilerseniz twitterdan paylaşabilirsiniz.

EN GÜZEL İNCİ ARAL SÖZLERİ

Manşet: Herkes ağlayacak bir göğüs istiyordu ama kimse o göğüs olmayı göze alamıyordu.


Kendi toprağında ölmek, boş söz değildi.

Belki de yazmak dünyadan, olduğun yerden uzaklaşmanın en kestirme yolu…

Yazmak bir yıkım ve ardından gelen devrimdir.

Aşk ve cinsellik konularında kural koymaya kalkışmak bönlüğün dik âlâsıydı!

Seni tahmin edemeyeceğin kadar büyük bir acıyla seviyorum…

Boş bir sayfayı doldurmaya nerden başlanır, derin bir kırığın hangi ince çatlağından?

Biz taraftık. Kazananı olmayan bir savaşta birlikte battık.

Reklamlar
Reklamlar

Şarkılar, duyguları ifade etmenin en kolay yoludur. Kimseyi incitmezler. İstemeyen üstüne alınmaz.

Yaşamak tasarlanmış ve ertelenmiş bütün ölümlerdir belki de.

Aşk kendi kendini yaratıp sürdürüyor. Yaşanmadan yatışmıyor, susmuyor.

Sessizlik insancıldır. Sessizlik insanın ayak basılmamış bölgesidir.

Evlenmek, iki insanı birbirine uydurmak için üst üste koyup ütülemek gibi zorlama bir iş.

İnsan yanlış yerden hayata başlamışsa, neyi tutsa elinde kalıyordu.

Zaman içinde yaşadığımız bir akarsudur, bizi alıp ya ileriye doğru götürür ya da boğup öldürür.

Hiçbir erkek, kadınların sandığı kadar dayanıklı ve güçlü değildir.

Unutmak bir mezar kazmak, unutulması gerekenleri oraya gömmek ve üstüne işaret koymamaktır.

Hayal kırıklığına uğramış gibisiniz. Aşk çoğunlukla hayal kırıklığıyla biter.

İnsanı anlayabilmek için en derin yerlerine kadar kazımak gerekiyordu. Kazımak, kazımak ve kazımak…

Harcanmış bir güzellik, savrulmuş bir hayat. Aşk bu derece sakatlayabilir mi insanı?

O gün ruhumda bir gedik açıldı. Bütünlüğüm parçalandı. Bir daha hiçbir zaman tam hissedemedim kendimi.

Nasıl oluyor da insan, yaşamına onca güzellik katmış birini günün birinde bu kadar anlamsız bulabiliyor?

Çünkü insan asıl yitirdiğinde severdi elindekini, o zaman anlardı önemini o insanın, yanı başında dururken değil.

Benim için ait olmak, katkıda bulunmak ve paylaşmak önemli. Oysa sen ucu kırık bir kalem gibisin. Seninle yazamam.

Konuşmaktan kaçınıyoruz. Aramızda söylenmeden bilinen sözcüklerle kurulmuş bir köprü var ve konuşursak belki dağılırız.

Cesur ve kırılgan biri için yalnızlık kendine sadakatin bir başka biçimi ve biraz hüzünlü de olsa daha dayanıklı bir şeydi.

Reklamlar

Derin bir çukur kazıp bana acı veren her şeyi ve onu gömmek, üstünü pekguzelsozler.com örtmek ve bu mezara işaret koymamak demekti unutmak. Gerisi boşluk.

Aslında, yaşandığı süreçte insana tuhaf ve korkunç gelen şeyler bile, güvenli bir uzaklıktan bakıldığında yabansı bir dekor gibi görünüyor.

Reklamlar

Ara sıra başını kaldırıp yıldızlara bakarak kendini evrenin bilinmezliği içinde sabit bir noktada yerleşik ama bağımsız hissetmek ne kadar güzeldi…

Sevmek çok kolaydır. Elbette seviyorum seni. Önemli olan sürdürebilmek… Alışkanlıkların, sıradanlıkların bizi teslim almasına izin verip bunalmamak…

Ökseye düşmüş kuş gibi hissediyorum kendimi. Değiştiremeyeceğim şeyleri değiştirmeye çalışmam gerektiğini düşünmekten, boş yere kanat çırpmaktan tükendim.

Uyum dediğin nedir? Çaresiz bir uzlaşma ve vazgeçiş. Evcilleşme ve sinme. Asıl sorun ne biliyor musun? Birinin ötekini, kayıtsız şartsız sahiplenmeyi hak görmesi…

Duygularımı seninle bölüşebilmeyi ne kadar isterdim, eğer biraz cesaret verebilseydin bana. Hayatımda hem var hem yoksun. Bu öyle dayanılmaz bir ikilem ki…

Özlerken daha iyi tanırsın sevdiğini. Henüz gerçekleşmemiş bir düş gibi. Sözü verilmiş bir sevinç, uzun sürmüş bir ölüm gibi… Özlem beklemektir. Çaresi yoktur bunun…

Belleğimde renksiz, kokusuz, beneksiz, düz alan zamanlar oluştu sonradan. Yasak bölgeler. Gri boşluklar. Örneğin, kuşsuz bir orman… Yağmursuz kalmış bir gökkuşağı. Belleğim anılar mezarlığı.

Acıyan bir yerlerim olup olmadığını anlamak ister gibi yokluyorum içimi. Hiçbir sızı yok. Geçmişin ağırlığı yok üstümde. Yolunca yordamınca unutmuşum unutulması gerekenleri.

Artık sevdiğim erkeğe telefon edip etmemek arasında bocaladığım tedirginlik anları yok; sözcüklerin binbir anlam taşıyan tutkulu tınısı, kuşkunun yakıcı gelgitleri yok; durmadan saate bakarak bir yerlerde beni bekleyen hiç kimse yok; suçlamalar, anlayışsızlık ve çaresizlik yok; olanaksız aşklar üzerine yazılmış şiirler, yürek burkan şarkılar yok…

Erkekler pek seviyorlardı gözü açılmadık bir kızdan kendilerine uygun bir kadın yaratmayı. Ama çoğu kez başaramıyorlardı bunu. Kumandayı ele alayım derken teslim olmak zorunda kalıyorlardı.

Yalnızlık, insanın dış kabuğunu kalınlaştırıyor. Dünyadan gizlenen iç ise zayıf ve kırılgan kalıyor. Maskemi indirdiğimde ya da kendi kendimle kaldığımda güçlülük sandığım inat ve özgüven bir an da paramparça olabiliyor.

Geçip giden sevgilidir. Ama aşk peri masalı gibi zamanın içinde bir yerlerde durur ve hep seni bekler. Masalın iyi ya da kötü bitmesi önemli değildir. Masal masaldır.

Sonra bir gün orta yaşa varıyorsun ve açabileceğin kapıların hiçbirini açmamış olduğunu fark ediyorsun. Yani bir sabah içinde bir yoksunlukla, unuttuğunu sandığın ama yalnızca uykuya bırakmış olduğunu fark ettiğin bir yığın özlemle uyanıyorsun.

Kırılacak, çok değerli bir şeyin ta yukarıdan yere bırakılıvermesi ve ayaklarının dibinde patlayıp dağılması. Kaybetmek, dehşet. En acısı, eğer kendi bedeninden hayat verdiğin bir insansa bu, acın sonsuza kadar sürecek bir parçalanma duygusuna dönüşüyordu.

İnsanın dünyayı doğru algılamak için sevgiye ihtiyacı vardı. Yalnızların, kendi köşelerinden göremeyecekleri yüzleri vardı hayatın. Düşlerin gerçekliğinden emin olamamak da bununla ilgiliydi: Düşlerin tanığı yoktu.

Yanlışlıklar, yenilgiler geçiyor aklından. Leş kokan kasap dükkânlarına asılmış yapışkan sinek tuzakları, lambalara yapışmış pervaneler geçiyor. Görmeden bakıyor onu buralara getiren adama. Bakışları karşılaşmıyor artık.

Reklamlar

Nasıl görünüyorum başkalarına? Soğuk, sevimsiz, kendini beğenmiş ya da çekingen ve sinik mi? Önemi yok? Aslında o kadar kötü biri değilim. Onların ilkesi, ne olursa olsun iyi ve mutluymuş izlenimi bırakmak. Oysa bu gereksiz bir yorgunluk ve aşırı alçakgönüllülük olarak görünüyor bana.

Zaman tozdur, kirdir, nemdir, eskimişliktir, yenilgidir. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım koruyamayız kendimizi ve nesneleri ondan. Boşuna o toz bezleri, fırçalar, paspaslar, cilalar, saç boyaları, kozmetikler.

Bölüşmemiz gerekenleri bölüşemiyoruz. Uyum sağlayamadığımız, hızla akıp giden zamana uyduramıyoruz aramızdaki bağı. Sevgiyi de acılarımızı da ayrı ayrı yaşıyoruz. Bundan hırçınlığımız bence.

Geçmişte bıraktığım bu adam değil. Bu bir başkası… Ben onu boşu boşuna sevmiş ve yoktan var etmişim. Çoğaltmış, yüceltmiş, sevgime değer bulmak için olduğundan daha büyük ve önemli kılmışım.

Yanlış yaşadım. En azından eksik bir hayattı benimki. Kendimi küçük şeylerin çekiciliğine, rahata bıraktım, çok zaman kaybettim. Geçirdiğim zamanın hiç değilse yarısını bir bitki gibi, bütün bağlardan, düşüncelerden, küçük kaygılar, kötülükler, kurallar, anlamsız hırs ve ilişkilerden uzakta yaşayabilmem gerekirdi.

İşte hayat adım adım ilerliyor, her adımda beklenmedik bir şeylerle karşılaşıyor insan. Bazen çıkış yolları kapanıyor, her şey sıkışıp kalmışken o yollar yeniden genişliyor. Yola devam edebilmek için dayanıklı olmak, zorluklarla boğuşmak, kendi gücüne inanmak, bazen de geri çekilmek gerekiyor.

Yeniden genç olabilse keşke… Zamanın bu kadar çabuk geçişi, insan hayatının böylesine kısa oluşu haksızlıktı. İnsan, hele bir de kadınsa nasıl yaşaması gerektiği öğrenmiş olduğunda iş işten geçmiş oluyordu. Nasıl seveceğini bildiğinde akşam oluyordu…

Ben yaşamıma karışmış tüm erkekleri, hepsini sevdim. Sevgiler yordu beni. Bir yaz yağmurunun altında gökyüzüyle yıkanan ağaçları sevdim. Kelebek kanatlarındaki benekleri… Güne açılan pencereleri. Bütün hayvanları ve en çok kedileri…

İnsanlar rastgele evlilikler, rastgele çocuklar yapmaktan, rastgele düzenler kurmaktan kurtaramıyorlardı kendilerini. Önlerine çıkan ilk kadın ya da erkeği kendileri için yaratılmış sanma aptallığından vazgeçemiyorlar, sabırsızca düzen sanılan düzensizliklere atılıyorlardı.

Sanırım sezgimin kökeninde uzun süren bir hazırlık vardı. Ruhsal hazırlık. Bir gün yazar olacağım ama henüz yeterli olgunlukta değilim. Görkemli bir hayal… Yüceltilmiş bir uğraş ki önce ona layık olmayı kuruyorum. Bir gün yazar olacağım. Soyut bir düşünce, evet… Dahası olamama ihtimali de yüksek. Bu yüzden kimseye söz etmiyorum, özenle saklıyorum niyetimi.

Rüyalar çoğu zaman gerçekten daha gerçektirler çünkü. İnsanın en karmaşık, en dokunulmamış eğilim, arzu ve kaygılarını ortaya koyarlardı; bozulup eğrilmemiş, törpülenip yavanlaşmamış derin içselliğini. Kalıpların, yasakların içinde kenetlenen, bastırılan duyguların, denetim ortadan kalktığında sere serpe ortaya dökülen gündelik tutanaklarıydı onlar.

Kötü kalplilerden, yalancı, çıkarcı, paragöz, lafazan ama boş kafalılardan, ya da kafası yalnızca kurnazlığa işleyenlerden uzak durmayı düşe kalka öğrendim. Övüngenlere kayıtsız kalmayı, sahte aşklara tepeden bakmayı, içtenliğimi kötüye kullanmaya kalkışanları reddetmeyi kendime, kalbime sadık kalarak başardım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir